6 Haziran 2011 Pazartesi
Here Comes The Fail Again
Erken kalkmak için erkenden yattığım bir gündü. Hesaba katmadığım şey ise insanüstü uykumdu. Uyandığımda saat 15.20 idi. Sabah erken kalkıp doktora gitmem gerekiyordu. Kan tahlili falan yaptıracaktım ama yalan oldu hep olduğu gibi. Sözlerini çok tutan bir adam değilim, kendime verdiklerim de dahil. Bunu insanları ya da kendimi iplemediğim için yapmıyorum, sadece biraz sorumsuzum. İnsanlar da alıştı artık sözlerime güvenilmeyeceğini ama kötü niyetten dolayı söz tutmuyor da değilim, bunun da farkındalar(bence). Uyanınca hemen hazırlanıp 15.30'daki doktora yetişeyim dedim. 15.40 gibi sağlık merkezine gittim ama doktor yoktu. Hangi işim yolunda gitmişti ki? Öküz gibi uyuyup da isyan etmek de bana özgü sanırım. Çocukken pek mızmız olmadığım için 20li yaşlarda isyan etmeye başladım hayata diyerek 20li yaşlarda bitmesini umut ediyorum. Doktor olmadığını öğrenince bir kahve içip kütüphaneye gideyim dedim ama geçeceğim yolda çalışma vardı, çimento dökmüşlerdi. Küfür ederek uzun yoldan giderken sabah sınavı olan arkadaşımı arayıp nasıl geçtiğini sordum. İyi geçmişti, şaşırmamıştım çünkü insanlar başarılıydı. Kahve içmek için bir yere oturdum ve o anda t-shirtimdeki yazı dikkatimi çekti: "Winners Never Quit". Arkadaşımdan çarpmıştım onu ve bana mesajını bugün vermişti ya da daha önce de vermişti ama benim dikkatimi bugün çekmişti. Başta sinirlerim bozuldu ama düşününce biraz daha sakinleştim. Ya "İstanbul" yazsaydı t-shirtimde? O zaman ne yapardım? "Deniz olmayan şehirde yaşanmaz ağbi" diyen çocuklardan ne farkım kalırdı?Neyse, sınavdan çıkan arkadaşım yanında bir arkadaşıyla yanımda geldi ve uzayan okullardan konuştuk. Winner ironisiydi adeta. Loser olmanın bir güzel yanı varsa o da kaybedecek çok şeyinin kalmamasıdır. Eğer loser kalmak istemiyorsanız da bir yerden başlamak zorundasınız. İşte ben de bu amaçla gittim kütüphaneye. Ders çalışmayaa başlayacaktım ki kitabın adını unuttum. "Beer" isimli yazarı "Deer" sanarak yaptığım aramalar sonucundan geyiklerle ilgili enteresan kitaplar buldum. Arkadaşıma mesaj atıp kitabın adını öğrendim fakat doğru baskıyı bulana kadar 3 yanlış kitap aldım ama sonunda başlayabildim çalışmaya. Sigara molası verdiğimde ailemle yaptığım telefon görüşmesinde annemin hasta olduğunu öğrendim. Aradığım bahaneyi bulmuştum çalışmamak için. Kütüphaneden eşyalarımı topladım ve otomatta bozukluklarımı harcamaya karar verdim. 80 kuruşum vardı (50+25+5). Engellenemez bozuk para psikolojisi ile hepsini harcamaya karar verdim fakat otomat 25 kuruşu kabul etmedi.50 kuruşu atmış bulundum fakat gerçekle yüzleştim. 50 kuruşa tahtamsı krakerler vardı. Çörekotlu Eti Form alıp formda kaldım. Moralimin bozulmuştu. Her şey üst üste gelmişti. Kafamı dağıtmalıydım. Fazla kullandığım bir organım olmasa da dağıtmalıydım işte. Stadyuma gidip müzik dinledim ve Facebook'a yazdım: "Yine Devrim, Yine Mauna Kea, Yine Ergen" isimli statusum beklenen ilgiyi görmemişti. Yorum alması için biraz bekledim ama almadı. Moralim daha da bozulmuştu. Telefonumdan dinlediğim şarkıların sözlerine baktım ve çoğu şarkının sözlerini yanlış anladığımı farkettim. Tam bir koca kafaydım. "Will die for your crimes" kısmını "I die for crimes" olarak anladım ve sevdiğim kızın evinin önündeki duvara yazmaya karar verdim. Gerçekle yüzleşinde başka söz bulmaya karar verdim. Aynı şarkıda "The lover and the blind man they sing their song" diyordu. Düşündüm, çok hoşuma gitti. Müzik dinlerken bir yandan da hoşlandığım kızla mesajlaşıyordum. Konu ister istemez moralimin bozukluğuna geldi. Aslında da çok da ister istemez değildi, bam diye söyledim. Duygu sömürüsü yapmayı seviyorum, sanırım şevkate ihtiyacım var ya da içimdeki çocuk uzun süredir içimde. Kendimi analiz edemiyorum bazen, edince de utanıyorum. "Why does it always rain on me?" temalı mesajlaşmamızdan sonra bazen ne kadar dangalak olduğumu farkettim. Sağolsun, ilgi göstermişti ama buna gerek var mıydı bilmiyorum ki bence yoktu. Dokunmatik telefonlarla mesaj yazmanın ızdırap olduğu çağımızda üşenmemiş mesaj yazmıştı. Bence de o da beni seviyordu ya da mesaj yazarak kendini geliştiriyordu. Acaba telefonu yeni miydi? Kamerası falan vardı ama bilmiyorum. Umursanmış olmanın verdiği gazla yurduma gittim. Aklıma sabah olacak olan sınavım geldi. Sınava girmeyecektim ama devamsızlıktan kalırsam yazın o dersi alamayabilirdim. Emin olmak için hocaya mail atmıştım fakat cevap yazmamıştı. Bence mailim çok sempatikti ama bilmiyorum neden cevap yazmadı. Sanırım çıktığı var. Bahsetmiş olduğum uyku problemimden dolayı "Uyursam uyanamam" psikolojisi ile uyumadım ve bunları yazdım. Bunları yazarken de Jeff Buckley eşlik etti bana. "What Will You Say" isimli parçasında Alim Qasimov'la düet yapmışlar. Qasimov'un söylediği kısmı ezan sandım. Sabah oldu diye sevindim ama sabah olmamıştı. "Yılbaşı ayın kaçına geliyodu?" sorusunu sormuş bir insanım. Zamanla aram hiç iyi olmadı. Bulunduğumuz yılı da sık sık karıştırırım. Yılbaşları benim hiç önemli olmadı. Mesela birinde terkedildim.Neyse, uzun süre anlayamadım sesin nereden geldiğini. Jeff Buckley'nin sesi değildi, emindim. Zor da olsa sonunda anladım şarkıdan geldiğini ve bir sonraki şarkıya geçtim ama şevkim kırılmıştı. Müzik dinlemeyi bıraktım ve Behzat Ç. izlemeye karar verdim ve sabah oldu işte. Konuşarak baş ağrıtmak yerine artık yazmayı tercih ettim. Ortalama bir günüm böyle işte. Birazdan sınava giderim, bu günüm daha kötü geçer mesela. İyi geçtiği de olur nadiren. "Max Richter - Autumn Music 2" dinleyerek veda ederim. Esen kalın...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder