17 Haziran 2011 Cuma

Siz

Bazı gelecekler bellidir, bazı gideceklerin belli olduğu gibi. Yazılı bir senaryo vardır, sadece onu oynarsınız. Aciz olduğunuzu bilirsiniz ama acizliği öznelleştirerek avunursunuz cogu zaman kabullenmek istemediginiz digerleri gibi. 3 yanlışın 1 doğruyu götürdüğünü ve her yanlışın payının eşit olduğunu bilirsiniz yıkımda ama yine de bir yanlışı "yanlış"laştırmaya çalışırsınız kafanızda. Hayatta boş bırakmanız gereken şeylerin de olduğunu düşünmez ya da yanlışın sebeplerini sorgulamazsınız. "Nesnel"i tartışmazsınız. Bir dakika için ömrünüzü verirsiniz fakat ömrünüzün düşünülmesi istendiğinde ömrünüzün bir dakika bile etmediği gerçeğini kabullenemezsiniz. Giriş-Gelişme-Ölüm üçlemesini kabullenemezsiniz. Erkenliği sorgularsınız ölümde gecikmeyi sorguladığınız gibi gelişmede. Sorgulamaya girişte başlarsınız. Çoğu zaman bilinmezin içine girersiniz ve bilinmezi bulamadığınız için mutlu olursunuz. Mutlu olmak için yaşamazsınız ya da mutsuz. Sadece yaşarsınız ve bunu anlamlandırmaya çalışırsınız. Olmak istemezsiniz ama olursunuz. "Kör" olana acırsınız ama çoğu zaman görmek istemezsiniz. "Görmemek" yetisi ile "Görememeyi" ayırt edemezsiniz. Sorumluluklardan sıkılırsınız, sorunlulukları tercih edersiniz. Bir şeyi onda kendinizi bulduğunuz ölçüde seversiniz; fakat birine kendinizi bulamadığınız ölçüde bağlanırsınız.
Siz bensiniz, bensizim.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Here Comes The Fail Again

Erken kalkmak için erkenden yattığım bir gündü. Hesaba katmadığım şey ise insanüstü uykumdu. Uyandığımda saat 15.20 idi. Sabah erken kalkıp doktora gitmem gerekiyordu. Kan tahlili falan yaptıracaktım ama yalan oldu hep olduğu gibi. Sözlerini çok tutan bir adam değilim, kendime verdiklerim de dahil. Bunu insanları ya da kendimi iplemediğim için yapmıyorum, sadece biraz sorumsuzum. İnsanlar da alıştı artık sözlerime güvenilmeyeceğini ama kötü niyetten dolayı söz tutmuyor da değilim, bunun da farkındalar(bence). Uyanınca hemen hazırlanıp 15.30'daki doktora yetişeyim dedim. 15.40 gibi sağlık merkezine gittim ama doktor yoktu. Hangi işim yolunda gitmişti ki? Öküz gibi uyuyup da isyan etmek de bana özgü sanırım. Çocukken pek mızmız olmadığım için 20li yaşlarda isyan etmeye başladım hayata diyerek 20li yaşlarda bitmesini umut ediyorum. Doktor olmadığını öğrenince bir kahve içip kütüphaneye gideyim dedim ama geçeceğim yolda çalışma vardı, çimento dökmüşlerdi. Küfür ederek uzun yoldan giderken sabah sınavı olan arkadaşımı arayıp nasıl geçtiğini sordum. İyi geçmişti, şaşırmamıştım çünkü insanlar başarılıydı. Kahve içmek için bir yere oturdum ve o anda t-shirtimdeki yazı dikkatimi çekti: "Winners Never Quit". Arkadaşımdan çarpmıştım onu ve bana mesajını bugün vermişti ya da daha önce de vermişti ama benim dikkatimi bugün çekmişti. Başta sinirlerim bozuldu ama düşününce biraz daha sakinleştim. Ya "İstanbul" yazsaydı t-shirtimde? O zaman ne yapardım? "Deniz olmayan şehirde yaşanmaz ağbi" diyen çocuklardan ne farkım kalırdı?Neyse, sınavdan çıkan arkadaşım yanında bir arkadaşıyla yanımda geldi ve uzayan okullardan konuştuk. Winner ironisiydi adeta. Loser olmanın bir güzel yanı varsa o da kaybedecek çok şeyinin kalmamasıdır. Eğer loser kalmak istemiyorsanız da bir yerden başlamak zorundasınız. İşte ben de bu amaçla gittim kütüphaneye. Ders çalışmayaa başlayacaktım ki kitabın adını unuttum. "Beer" isimli yazarı "Deer" sanarak yaptığım aramalar sonucundan geyiklerle ilgili enteresan kitaplar buldum. Arkadaşıma mesaj atıp kitabın adını öğrendim fakat doğru baskıyı bulana kadar 3 yanlış kitap aldım ama sonunda başlayabildim çalışmaya. Sigara molası verdiğimde ailemle yaptığım telefon görüşmesinde annemin hasta olduğunu öğrendim. Aradığım bahaneyi bulmuştum çalışmamak için. Kütüphaneden eşyalarımı topladım ve otomatta bozukluklarımı harcamaya karar verdim. 80 kuruşum vardı (50+25+5). Engellenemez bozuk para psikolojisi ile hepsini harcamaya karar verdim fakat otomat 25 kuruşu kabul etmedi.50 kuruşu atmış bulundum fakat gerçekle yüzleştim. 50 kuruşa tahtamsı krakerler vardı. Çörekotlu Eti Form alıp formda kaldım. Moralimin bozulmuştu. Her şey üst üste gelmişti. Kafamı dağıtmalıydım. Fazla kullandığım bir organım olmasa da dağıtmalıydım işte. Stadyuma gidip müzik dinledim ve Facebook'a yazdım: "Yine Devrim, Yine Mauna Kea, Yine Ergen" isimli statusum beklenen ilgiyi görmemişti. Yorum alması için biraz bekledim ama almadı. Moralim daha da bozulmuştu. Telefonumdan dinlediğim şarkıların sözlerine baktım ve çoğu şarkının sözlerini yanlış anladığımı farkettim. Tam bir koca kafaydım. "Will die for your crimes" kısmını "I die for crimes" olarak anladım ve sevdiğim kızın evinin önündeki duvara yazmaya karar verdim. Gerçekle yüzleşinde başka söz bulmaya karar verdim. Aynı şarkıda "The lover and the blind man they sing their song" diyordu. Düşündüm, çok hoşuma gitti. Müzik dinlerken bir yandan da hoşlandığım kızla mesajlaşıyordum. Konu ister istemez moralimin bozukluğuna geldi. Aslında da çok da ister istemez değildi, bam diye söyledim. Duygu sömürüsü yapmayı seviyorum, sanırım şevkate ihtiyacım var ya da içimdeki çocuk uzun süredir içimde. Kendimi analiz edemiyorum bazen, edince de utanıyorum. "Why does it always rain on me?" temalı mesajlaşmamızdan sonra bazen ne kadar dangalak olduğumu farkettim. Sağolsun, ilgi göstermişti ama buna gerek var mıydı bilmiyorum ki bence yoktu. Dokunmatik telefonlarla mesaj yazmanın ızdırap olduğu çağımızda üşenmemiş mesaj yazmıştı. Bence de o da beni seviyordu ya da mesaj yazarak kendini geliştiriyordu. Acaba telefonu yeni miydi? Kamerası falan vardı ama bilmiyorum. Umursanmış olmanın verdiği gazla yurduma gittim. Aklıma sabah olacak olan sınavım geldi. Sınava girmeyecektim ama devamsızlıktan kalırsam yazın o dersi alamayabilirdim. Emin olmak için hocaya mail atmıştım fakat cevap yazmamıştı. Bence mailim çok sempatikti ama bilmiyorum neden cevap yazmadı. Sanırım çıktığı var. Bahsetmiş olduğum uyku problemimden dolayı "Uyursam uyanamam" psikolojisi ile uyumadım ve bunları yazdım. Bunları yazarken de Jeff Buckley eşlik etti bana. "What Will You Say" isimli parçasında Alim Qasimov'la düet yapmışlar. Qasimov'un söylediği kısmı ezan sandım. Sabah oldu diye sevindim ama sabah olmamıştı. "Yılbaşı ayın kaçına geliyodu?" sorusunu sormuş bir insanım. Zamanla aram hiç iyi olmadı. Bulunduğumuz yılı da sık sık karıştırırım. Yılbaşları benim hiç önemli olmadı. Mesela birinde terkedildim.Neyse, uzun süre anlayamadım sesin nereden geldiğini. Jeff Buckley'nin sesi değildi, emindim. Zor da olsa sonunda anladım şarkıdan geldiğini ve bir sonraki şarkıya geçtim ama şevkim kırılmıştı. Müzik dinlemeyi bıraktım ve Behzat Ç. izlemeye karar verdim ve sabah oldu işte. Konuşarak baş ağrıtmak yerine artık yazmayı tercih ettim. Ortalama bir günüm böyle işte. Birazdan sınava giderim, bu günüm daha kötü geçer mesela. İyi geçtiği de olur nadiren. "Max Richter - Autumn Music 2" dinleyerek veda ederim. Esen kalın...